KİLİS TANITIMI

Basında Kilis

Posta Kodu: Kilis @ National Geographic Türkiye

Yazı: Haşmet Topaloğlu
Fotoğraflar: Manuel Çıtak

İl olmasının onuncu yılında Kilis, bir dönemlerin kaçakçılık yollarını kaplayan mayınların temizlenmesi ve bu topraklarda organik tarım yapılmasını umut ediyor.

Çocukluğumda mahalle tayfası arasında özel bir yerim vardı. Bunu, nadir bulunur Japon malı oyuncaklarıma borçluydum. Bendeki zengin koleksiyonun sırrıysa her yaz tatilinde İstanbul’dan güneydoğuya, Suriye sınırının hemen yanı başındaki küçük bir ilçeye ailece yaptığımız ziyaretlerdeydi. "Memleketim" Kilis, Türkiye’nin en canlı ve zengin pazarlarından biriydi.

Tabii değirmenin suyu da Suriye’den, yasal olmayan bir yoldan akıyordu: Kaçakçılıkla. Dönemin gerçeklerinden ancak sekiz yaşındaki bir çocuk kadar haberdar olan ben, Kilis’e ayak basar basmaz soluğu o muhteşem pasajlardan birinde alırdım. Şimdi ne adını hatırlıyorum o pasajın ne yerini, ancak o günlerden geriye, en güzel oyuncak otomobilleri satan ve her seferinde bir tane hediye eden Mustafa amcanın yüzü kaldı yadigâr. Oyuncak aşkımın ve çocukluğumun üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra yolum "gazeteci olarak" yine Kilis’e düşmüştü. Kapalı, yıkık, ölgün pasajları içim buruk dolaşırken bir kapı eşiğinde yaşlı bir adama takıldı gözüm. Gözlüğünün kırık camını kartonla kapatmış, titreyerek niyet çektiriyordu. Yere serdiği kırık dökük oyuncaklara çocuklar dahi ilgi göstermiyordu. Oyuncakçı Mustafa amcanın sureti hafızamın derinlerinden çıkıp geldi ve karşımda duran bu yorgun adamın yüzüne yerleşti. Askeri darbe olmuş, kaçakçılık bitmiş, Kilis’in ya şam suyu kesilmişti... 2005 Nisan ayının güneşli bir perşembe sabahı, aklımda Mustafa amca, Gaziantep’in "eski garajlar" mevkiinden Kilis minibüsüne biniyorum. Yolculuğun daha başlarında sohbet dönüp dolaşıp kaçakçılığa geliyor. Aracın şoförü geçmişi hayıflanarak anıyor: "İşin tadı tuzu kalmadı. Eskiden koltuğun altına bir teyp atıyordun, yirmi seferin parası çıkıyordu. Müşteriler de cabası."

Geçen yıllar içinde yoksullaşan ve umutsuzlaşan Kilis, kabuğunu kırabilmek için 1995 Haziranı’nda, "yani bundan tam 10 yıl önce" önemli bir fırsat yakaladı ve Türkiye’nin 79. ili oldu. Kendi valisi, kendi ödeneği, kendi plakası ve tabii düzgün bir otoyolu var artık. Bu modern görüntü kentin girişinde de devam ediyor. Yeni bir çocuk parkı, yeni lojmanlar, yeni resmi binalar, yeni bir cami ve o eski, bildik, dar, karmaşık kent merkezi. Bu kente ilk kez gelen birinin merkezde etrafına bakınca aklına gelecek tek kavram kaos. Ana cadde boyunca irili ufaklı dükkânlar, dışarıya taşmış tezgâhlar sıralanıyor. Elektrik direkleri adeta birer tabela ve hoparlör mezarlığı. Zaten zorlukla seçilen belediye anonsları kesintisiz motosiklet gürültüsüyle tamamen kaybolup gidiyor. "İl olmak Kilis’i değiştirebildi mi?" sorumu kent merkezindeki "Kadıköy" eczanesini işleten Fazıl Fazlıağaoğlu "Değiştirdi" diye yanıtlıyor ve devam ediyor: "En azından Gaziantep’e bağımlılığımız azaldı. Ödeneklerimiz ayrı geliyor. Kilis "Gaziantep yolu bu sayede yapıldı. Ancak Öncüpınar sınır kapısı atıl bırakılıp sınır ticareti Gaziantep Karkamış’a kaydırıldı". Kilis’in Gaziantep’le olan çekişmesi meşhurdur; Kilisli, kenti il olmadan önce bile "Gaziantepliyim" demezdi. Fazıl Bey’in iddiasına göre bu çekişme hâlâ sürüyor. Oysa kentin en eski pazar yerinde rastladığım bir fırıncı "il" payesinden hiç mutlu değil; "Etrafına bak, buraya il der misin?" diyor ve bir süre önce yaşanan bir protestoyu anlatıyor: "Bakan buraya gelmişti. Gençlerimiz pankartlarla yürüdüler, ‘İl olduk, el olduk’ diye". Etrafıma bakıyorum; caddenin iki yanında yirmiye yakın pasaj var ama sadece dört"beş tanesi faal. Pasaj içlerinde birçok dükkân ya kapalı ya da tamamen terk edilmiş. "Satılık" tabelaları ise kalın bir toz tabakasıyla kaplı.

Arkadaşlarıyla çay içen saatçi Ökkeş Türkbeyler yüzünde acı bir gülümsemeyle, "Eskiden pasajlarda dükkân alabilmek için beş"altı kilo altın vermek gerekirdi" diyor ve devam ediyor; "80’den sonra pasajlar öldü. Zaten cebini doldurmuş olanlar İstanbul’a gittiler. Sermayesini çıkaramamış olanlarsa iflas etti. Şimdi işçilik ya da taksicilik yapıyorlar". Kilis, 20. yüzyılın başlarında bir sınır kenti konumuna düştüğünden beri hem ticaretten hem de yatırımdan yoksun kaldı.

Bu yoksunluk "gayri meşru" ticarete zemin hazırladı. 80 öncesinde Kilis, kalıp bir tanımlamayla, "Doğu’nun Paris’i" olarak anılıyordu. Ünlü pasajlarında yok yoktu. Televizyonlar, teypler, oyuncaklar, elektronik saatler, yemek takımları... Kaçakçılık günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmişti. Ancak 12 Eylül’ün ardından Kilis’te "yokluk" başladı. Pasajlar fakirleşti, boşaldı, hatta kapandı. Kaçakçılık uzun vadede Kilis’i hem işgücü hem de yatırım açısından daha da zayıflatmıştı. Sanayi zaten yoktu, "sahte" ticaret de ölünce Kilis geleneksel ekonomik faaliyetlerine, bağcılığa ve tarıma döndü. Ancak üzüm ve zeytin Kilisli’ye yetmedi. Pasajlardaki dükkânlar birbirinin kopyası. Hemen hepsinde çay, peçete, süttozu, fincan takımı satılıyor. Her şeyin kaynağı Halep. Hatta kavrulmuş karpuz çekirdeğinin bile! Sarıkaya pasajının bir köşesini mesken tutmuş Bakdageç kardeşler şaşkınlığımı bir adım daha ileri taşıyor: "Halep’ten ekmek de geliyor." İyi ama neden ve nasıl? "Çünkü Halep’te her şey daha ucuz" diyor Ahmet Bakdageç ve örnek veriyor: "Halep’te tozşekerin kilosu 60, bir buçuk kilo ekmek 40, iki paket peçete 80 yeni kuruş." Kilis’in ekonomik açıdan çok zayıf durumda olduğunu görmemek mümkün değil. Yıllardır yatırım yapılmıyor. Tek sanayi tesisi olan Suma şarap fabrikası da özelleştikten sonra üzüm alım fiyatları yarı yarıya düşmüş. Şimdi bağlar sökülüyor, yerine bir umut tekrar zeytin dikiliyor. Tabii ürün alana kadar en az on yıl sabretmek gerek. Peki, el sanatları, yöresel ürünler bir çıkış yolu olamaz mı? Benim torbalara oyuncak doldurduğum o günlerde annem de meşhur Kilis sabununu bir iki yıllığına stoklardı. Sabunun zeytinyağı ve defne yağına dayanan sırrını 1900’lerin başında Halepli Abdo usta Kilis’e taşımıştı ama bu özgün mamul yaklaşık 90 yıldır yerel ilgiden fazlasını göremedi. Şimdi kentte ancak iki üç imalathane sadece bilenler için kocaman sabun kalıpları üretiyor.

El becerisine dayalı yemenicilik, nakışçılık, kilim dokuma da aynı ilgisizliğe yenik düşerek gitgide kaybolmakta. Hâlâ işlevselliğini koruyan tek sanat belki de yorgancılık. Kadınların ev içi becerisini erkekler dükkânlara taşıdığından beri el işi atlas yorganlar Kilis’in gelir kapılarından biri. Büyük, renkli, bol işlemeli yorganlar ağırlıklı olarak yöresel hayvan ve çiçek motifleriyle bezeli. Ancak ekonomik gerileme ve pazarlama kanallarının olmayışı, yorgancılığı da bir umut olmaktan çıkarıyor gibi. "Bizde yorganın işçiliği ucuzdur. Yorganlarımızın motiflerini tek tek işleriz. Ancak dışarıdan gelen yok” diyor dükkân sahibi Mustafa Akkaya. "Burada da satış az. Eskiden her taraf yorgancıydı şimdi yarısı kapandı." Pasajcı Bakdageç kardeşlerin alternatif çözümü hazır. Onlara göre Kilis’i inanç turizmi kurtarır. "Kilis’te yatan üç bin tane sahabe vardır" diyor Ahmet Bey. "Yukarıda tepede mesela Şıh Muhammed Bedevi var. Şıh Muhammed Ensari var; peygamber efendimizin doktoru. Daha yukarıda Şıh Habib Bin Hassene..." Herkes ya devletten destek ya da Kilis’in büyük kentlere göçmüş zengininden bir yatırım bekliyor. Arzuhalci Faruk Hamdemirci yatırım konusunda umutsuz: "İl olduktan sonra hiç yatırım olmadı. Kilis’in zengini gelir dendi, kimse gelmedi. İki tane okul yapıldı o kadar." Vali Aslan Kütükçü ile yaptığımız sohbette konu hemen yatırıma geliyor: "Eğitime yapılan yatırım en büyük yatırımdır" diyor Kütükçü ve devam ediyor: "İlimizin zenginleri 21 ortaöğretim kurumu, sağlık ocağı, halk sağlığı merkezi, fakülte binası yapmış. Bunları yatırım saymayacak mısınız?" En büyük yatırımın ise ufukta göründüğünü müjdeliyor: Sınırda organik tarım...

Makalenin tamamını National Geographic dergisinin (Haziran - 2005) sayfalarında bulabilirsiniz.
BUGUN 8043 ziyaretçi

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=